next event: stay with me @berlin, apartment project






















































www.edagecikmez.com






StayWithMe !

Davor und auch danach starben viele Menschen, wurden getötet. Kriege sind nicht zu Ende und werden es niemals sein. Kriegsrecht, nicht zu rechtfertigende Hinrichtungen, Militärregierungen, Völkermorde ... Wirklich, was hat uns in jenen Zeiten am Leben gehalten ... Wie haben wir das, was passiert ist, gesehen? Was haben wir gesehen? Oder konnten wir überhaupt sehen? Wenn wir nicht mehr in der Lage waren zu sehen, was hat uns erblinden lassen?

Vielleicht haben wir uns an vieles gewöhnt, sind immun gegen alles geworden.

Vielleicht sind wir abgestumpft, weil wir jede Nacht die “Live-Berichterstattung” verfolgt haben. Ja, wahrscheinlich haben wir deshalb so oft durch die Kanäle geschaltet und anderen Träumen erlaubt, uns in ihren Bann zu ziehen. Ja, das war das Vergessen, und wir haben gelernt zu vergessen.

Ich kehre zur ersten Frage zurück: Was war es? Was ist passiert? Kennen wir die Antwort?

In jedem Augenblick geschah so viel, dass der Satz zu unserer eigenen Täuschung feststand. Aber wir konnten einfach nicht mithalten.

An einem Punkt, als wir einfach nur da standen, begann “etwas” anderes. Wir waren auf den Straßen. Seite an Seite. Wir kannten uns nicht einmal, aber wir standen Seite an Seite. Wir waren dort. Wir haben gelernt, unsere Türen offen zu halten, Eimer voll Wasser vor die Wohnung zu stellen und im Falle einer Festnahme ein Dokument mit unseren Rechten an der Wohnungstür zu hinterlassen. Wir twitterten uns gegenseitig die Situation aus jeder Straße, die wir passierten.

Es war Hoffnung. Der Geist der Solidarität, die Herausforderung, Seite an Seite zu stehen.

Dann ... Nichts hat sich geändert. Wir zogen uns von der Aussenwelt zurück.
Jetzt sind wir müde. Ist es möglich, sich an diese Hoffnung noch einmal zu erinnern?
 Wir müssen irgendwo anfangen ...

Das Projekt “Stay with me” setzt hier an und verbindet Notizen, Dokumentation und Zeichnung, um mit der Assoziation dieser Erzählungen die Hoffnung, die wir hatten, wiederaufleben zu lassen.

Der Titel “Stay with me” beschreibt die letzte Anstrengung, wenn die Hoffnung schwindet: “Halte durch, gib nicht auf.” Es wurde ein Slogan, ein Ausdruck für eine kollektive Anstrengung, in die jeder involviert ist und bei der alle gemeinsam durchhalten. 

Das Projekt “Stay with me” zeigt Notizbücher von 84 Teilnehmer_innen, in denen die grenzenloseAngst, die Unsicherheit, die Existenz im Verborgenen aber auch die Hoffnung, die Wirklichkeit, die Zukunft und eben die “Augenblicke” zum Vorschein kommen. Die Ausstellung ist zwischen dem 27. November und dem 24. Dezember im Apartment Project Berlin zu sehen.

///

STAYWITHME!
Before and even after, many people died, were killed.
Wars have not yet ended and never will.
 Martial law, unjustifiable executions, military governments,  gynocides... Really, what kept us alive during those periods... How did we look, what was happening, what did we see, were we able to see? If we weren’t able to see, then what was it that had blinded us?
 Maybe we had grown accustomed to a lot, we had become immune to it all.
 Maybe listening to all the coverage entitled “live broadcasts” every night had inured us. Yes, this was probably why we changed channels so often and thus, were allowing other dreams to draw us into new realms. Yes, this was called forgetting, and we had managed to learn how to do this.
 I am returning to the first question: What was it ? What  happened? Do we know the answer?
There was so much happening at every single moment that the sentence we had constructed to fool ourselves was ready; we just weren’t able to keep up.
 At a point, as we were just standing there, “something” else began. We were on the streets. Side by side. We didn’t even know each other, but we were side by side. We were there. We had learned to keep our doors open, to put buckets full of water in front of the apartment, and in case of arrest: to post  a document showing our rights on the door of the apartment, and to note the situation on every street we passed , and tweet it to one another.
 This was the hope itself.  The spirit of solidarity, the challenge, standing side by side.
 Then... Nothing changed. We clammed up. Now, we are tired.
 Is it possible to remember this hope?
 We have to start somewhere...
 ' Stay With me’  takes from here; taking notes, documenting, drawing; remembering the hope with the association of these narrations.
The title ‘Stay with me; is chosen because it expresses a last resort when the hope is fading “hold on, don’t give up’. It grew as a slogan that expresses a collective effort where everyone is involved and holding on together.
 ‘Stay with me; is composed of notebooks that indicate limitless fear, insecurity, existence in obscurity as well as hope, reality, future and the ‘moment’, by 84 participants. 

///

StayWithMe

Daha önce ve sonra da çok insan öldü, öldürüldü. Savaşlar henüz bitmedi ve hiç bir zaman da bitmeyecek. Sıkı yönetimler, yargısız infazlar, askeri idareler, kadın cinayetleri… Sahi biz o zamanlar neresinden tutunmuştuk hayata... Nasıl bakıyorduk, neyi görüyorduk? Ya da göremiyorsak ne körleştirmişti bizi? Belki de alışmıştık çok şeye, kanıksamıştık. Her gece ¨naklen yayın” adı altında izlediklerimiz belki de bizi duyarsızlaştırmıştı. Belki de bu yüzden sık sık kanal değiştiriyorduk ve başka hayallerin bizi sürüklemesine izin veriyorduk. Unutmak deniyordu buna ve bunu öğrenmeyi başarmıştık.
 İlk soruya dönersek: Neydi? Ne olmuştu? Her an o kadar çok şey oluyordu ki, kendimizi aldatacak cümlemiz hazırdi; yetişemiyorduk. 
Ve bir noktada öylece beklerken başka bir ‘şey’ başladı. Sokaktaydık. Yan yanaydık. Birbirimizi tanımıyorduk ama yan yanaydık. Oradaydık. Kapılarımızı açık bırakmayı, kapı önüne su dolu kovalar koymayı, tutuklanma halinde haklarımızı bildiren maddeleri apartman girişlerine asmayı öğrenmiştik – geçtiğimiz her sokaktaki durumu bildiren notları birbirimize tweetlemeyi de.
 Bu  umudun kendisiydi. Dayanışma ruhu, mücadele ve yan yana var olma. Sonra ... Birşey değişmedi... Tekrar içimize kapandık. Şimdi artık yorgunuz. Peki umudu yeniden hatırlamak mümkün mü? Bir yerden başlamalı...
 ‘stay with me’  tam da buradan yola çıkıyor,notlar tutmak, belgelemek, çizmek : umudu bu anlatıların birlikteliğiyle yeniden kurmak
Umudun en azaldığı anlarda son bir çaba için sarf edilen ‘uyuma, dayan’ sözlerinin ingilizce karşılığı ‘Stay with me’ bu yüzden proje başlığı olarak seçildi. Herkesin dahil olduğu, kolektif çabayı ve birbirine tutunmayı ifade eden bir slogana dönüştü.
 Selda Asal'ın girişimiyle gerçekleştirilen bu proje 84 katılımcının ürettiği, sınırsız korkuyu, güvensizliği, belirsizlik içerisinde var olmayı olduğu kadar ümidi, gerçeği, geleceği ve o an’ı  gösteren kitap-defterlerden oluşuyor.

Erteleme // Postponement: 3. Mardin Bienali : ‪#‎direnhalklarınkardeşliği‬ #direnKOBANE




3. Uluslararası Mardin Bienali Ertelendi

“Mitolojiler” konseptli 3. Mardin Bienali’ni coğrafyamızdaki halkların yaşadığı acılar nedeniyle ileri bir tarihe erteliyoruz. Sanat susmaz, susmayacak ancak vakit çocuk çığlıklarını duymanın vaktidir.
Bizler 3. Uluslararası Mardin Bienali Ekibi olarak, Mezopotamya ve Anadolu arasında önemli bir kesişim ve etkileşim alanı olan Mardin’de, “Mitolojiler” konseptiyle, iki uygarlığın ortak belleğini antik çağlarda olduğu gibi dünyanın her köşesiyle harmanlayıp, yeni sentez işlerle yaşadığımız bin yılın sorumluluğunu yerine getirip, o şehirlerin, o ülkelerin sınırlarını aşan akıl almaz renk ve zenginlikteki kültür denizine kendimizce birkaç damla katmak istemiştik. Bunu yapmaya çalıştığımız dönemde, Mezopotamya’nın içinde bulunduğu süreç oldukça manidardı. Son derece ciddi gelişmelerin yaşandığı bu süreçte, sadece belirli coğrafyaların yeniden haritalandırılmasına değil, halkların geleceklerini belirleyecek bir döneme şahit olmaktaydık. Bunun için Kobanê kuşatmasına ya da Êzidîlere yapılan saldırılara, Êzidî halkının karşı karşıya geldiklerine bakmak yeterli.
Biliyorduk; birileri Mezopotamya ovasını kan deryasına boyarken, birileri Babil Kulesini inşa ediyordu; birileri insanları, evlerini ve düşlerini talan ederken, birileri de yazıyı icat ediyor ve büyük tapınakların duvarlarına mitolojileri resmediyordu. Karanlık ne kadar barbarca ve zulümle gelirse gelsin, ışık her zaman ‘’bu topraklarda’’ vardı ve kendini korkusuzca karanlığın önüne attı. Aydınlığın kendini ilk var ettiği alan da hep sanat oldu. Umudun bitti dendiği yerde ışık sanatla var oluyordu. Biz Uluslararası Mardin Bienali, “Mitolojiler” ile bunun en doğru zaman olduğunu düşündük. Karanlığın en barbarca kendini dayattığı bu günlerde sanat ile bir çığlık, bir mum yakmak istedik, Mezopotamya’nın Kuzeyinden veya Anadolunun Güneydoğusundan… Çığlığımız “ışık var” demek, çığlığımız “mitolojiler yaşıyor” demek, çığlığımız “yarın birlikte daha güzel olabilir” demek ve çığlığımız “sanat ile daha güçlü, daha güzel olabilir” demekti.
Lakin çığlığımız korkusuzca kendini bu ana kadar getirirken bizim sesimizden, bizim çığlığımızdan daha büyük bir ses duymaya başladık. Bu çığlığın adı Kobanê, bu çığlığın adı Şengal… Bu çığlığın adı vicdanın barbarlık karşısındaki duruşu. Bu çığlık, bu topraklarda yaşayan herkesin yüreğinde kanayan yara. Korkmuyoruz, inanıyoruz ve umutluyuz.
17 Ekim-17 Kasım tarihleri arasında yapmayı planladığımız 3.Mardin Bienalini yanı başımızda vuku bulan acıların görülmesi ve duyulması için erteliyoruz. Sanatçılarımızın ve Mardin halkının desteği hep bizimle oldu ve olmaya devam edecek. Çok yakın bir gelecekte çocukların değil sanatın çığlığıyla bir arada olacağız…
Mardin Sinema Derneği
Döne Otyam, Ferhat Özgür, Fırat Arapoğlu, Mehmet Baran, Sait Tunç, Mesut Alp, Fikret Atay, Hakan Irmak, Ferhat Satıcı, Hülya Özdemir, Claudia Segura Campins,Canan Budak, Can Bulgu

Em ji bo vî dengî bidin bihîstin Bîenala ku divê ji 17/10 heya 17/11 ê ba ji bo wextekî betal dikin

Me xwest li ser navê koma 3'emîn Bîenala Navnetewî ya Mêrdînê, li vî bajarê ku çandên Anatoliyayî û Mezopotamyayî ji hev tên birin û ji hev distînin Bîenalekê bi konsepta « Li Mêrdînê Mîtolojî » darxînin. Me xwest em bibin niqutek av di nav vê deryaya çandê de û vê çanda bêsînor ku tu bend û birc xwe li ber negirtibin dîsa derxin derve û berpisyariyên xwe yê vê sedsalê bînin cîh... Gava ev xwestek hatin ser ziman, ji xwe pevajoya Mezrabotan bêwate bû. Di vî wextê ku gelek guhertinên girîng li ser van axan çêdibûn , em ne şahidê ji nûve ava kirina erdnegariyê bûn lê belê şahidên ji nuvê ava kirina pêşerojan gelan bûn. Gava ku em bala xwe didin rewşa serpêhatinên Kurdan û kurdên Êzidî armanca wan diyartir dibe. Lê kurdan tu carî ev sînorên ku wan ji hev qut kirine qebûl nekirine û herdem li ser sînor hatine kuştin.
Erê em dîsa jî dibêjin ku, gava ku li aliyekî kuştin, xwîn, qetil kirin dibûn li aliyên din jî birca Babîlê bilind dibû. Gava ku keç û zar û zêç dihatin revandin, kuştin û winda kirin li aliyêk din jî nivîs hatibû dîtin û mîtolojî li ser dîwarên mezin yên parestan dihatin nivîsandin. Her çiqasî tarîtî bi hovitî û bi zilm were xwe li ser van axa deyne jî , ronahiyê xwe qet ji vir qut nekir û xwe kir sîper li hember zilm e. Gava ronahiyê rehên xwe berdan van erdan zanî bû ku ev xelq wê dest ji wê bernede. Me jî jê bawer kir û nexwest hêviya xwe bikujin. Ronahî bû hûner , hûner bû ronahî. Di vê wextê qirik tije de me hêvî dîsa ji çande kir da ku ronahiya me qut ne be. Ev Bîenal wê bi hewara me ve bihata . Me nê bang kiriba ji bakûrê Mezopotamyayê heya bakûrojhilatê Anatoliyayê. Wê banga me bi wateya « ronahî heye » ba. Wê banga me bi wateya « mîtolojî hê sax e » ba. Me nê bi hev re bang kiri ba « sibêhên me bi hûnerê dikarin xurttir bibin,pêşeroj dikare xweştir be ».
Lê mixabin, herçiqas bang û dengê me , me bêtirs anî be heya van rojan jî , me dengên bilindtir û dijwar ku didin pêşiya dengê me bihîstin. Navê vê hewarê Kobanê bû...
Navê wê ,wicdanên ku li hember hovitiyê serî rakirine bû. Ev dengê dijwar di dilê hemû kesên ku li ser van axan dijîn de ye. Me xwest li ser navê koma 3'emîn Bîenala Mêrdînê bi wan re bibin yek deng û bi wan re kîr bikin. Lê tevli wê jî ,em divê rê bidin dengên wan ji bo ku tu tişt nakeve ber vî dengê dijwar . Em natirsin, bi bawer û bi hêvî ne . Wê dengê Kobanê bê bihîstin...
Em ji bo vî dengî bidin bihîstin Bîenala ku divê ji 17/10 heya 17/11 ê ba ji bo wextekî betal dikin. Em ê di wextêk nêz de, ji bo van êşan nedin jibîr kirin û bidin dîtin dîsa xwe amade bikin...
Komeleya Sînemê ya Mêrdînê
Döne Otyam, Ferhat Özgür, Fırat Arapoğlu, Mehmet Baran, Sait Tunç, Mesut Alp, Fikret Atay, Hakan Irmak, Ferhat Satıcı, Hülya Özdemir, Claudia Segura Campins,Canan Budak, Can Bulgu

The 3rd International Mardin Biennial postponed

As the team responsible for the organization of the 3rd International Mardin Biennial, we have had one goal in mind, that is to make our own humble contribution to Mesopotamia by organizing a project around the concept of “Mythologies” which would take place in Mardin, an important junction and an area of interaction between Mesopotamia and Anatolia. We sought to do so by blending the shared memory of these two regions with other corners of the world through new artistic syntheses. The timing of this project was rather meaningful. During the period in which we took this task upon ourselves, we were witnessing not only the remapping of territories, but also a time in which the future of peoples was being determined. In order to understand what is meant by this, one does not need to look further than what has recently befallen on the fate of the Yazidis and the Kurdish people in Kobanê, who have been and continue to be ruthlessly attacked...
Yet, we knew from times long past that when some had wrought destruction in Mesopotamia, others had built the Tower of Babylon. When some had crushed other peoples along with their dreams and homes, others were occupied with inventing the writing system and painting mythological figures on the walls of magestic temples. The light continued to survive in these lands despite the forceful and barbaric manner in which the darkness often presented itself. Yet, the light never ceased to stand fearlessly against the dark and always regenerated itself first and foremost through art. Even when no hope was left in sight, the light continued to come into being through art. Bearing this fact in mind, we, as the 3rd International Mardin Biennial team, though that this was the right time to light a candle against darkness in the north of Mesopotamia and the southeast of Anatolia. Our wish was to reiterate our belief that there was still light and that the mythologies were still in existence; that tomorrow could be better and stronger through art...
However, we now hear a cry that is greater than our voices and it comes from Kobanê. Kobanê that stands ever so firmly against the barbarism of its attackers has become the bleeding wound in the hearts of all those who live in this region. We would have liked to carry out the 3rd International Mardin Biennial as originally planned, but we know that in order for the voice of Kobanê to be heard, we need to go quiet and make all necessary efforts for its voice to be heard more. We are not afraid. On the contrary, we are hopeful that Kobanê’s voice will indeed be heard. That is why we have decided to postpone until further notice the 3rd International Mardin Biennial, which was supposed to take place between October 17 and November 17. It will take place in near future for the sufferings which take place right in front us to be seen and heard...
Mardin Cinema Association

Döne Otyam, Ferhat Özgür, Fırat Arapoğlu, Mehmet Baran, Sait Tunç, Mesut Alp, Fikret Atay, Hakan Irmak, Ferhat Satıcı, Hülya Özdemir, Claudia Segura Campins,Canan Budak, Can Bulgu

past event: Küçük Güzeldir /// Small Is Beautiful




Kuad Galeri’nin bu sergisinin başlığı iktisatçı ve düşünür Ernst Friedrich Schumacher’in
1973’te yazılarını topladığı ve son 10 yıldır dünyanın içine girdiği ekonomik krizi
bağlamında yeniden gündeme gelen “Küçük Güzeldir” başlıklı kitabından ödünç alındı.
Sanat üretimi alanında bu başlık bir çok sergide, özellikle küçük heykellerin sergilenmesi
açısından kullanıldı. Bu sergide de üretimlerinde ölçü açısından küçük olarak
niteleyebileceğimiz resim, desen, fotoğraf, video ve yerleştirmeler yapan sanatçılar yer alıyor.
Ancak serginin ana amacı ekonomik göstergelerin krizlere dönüştüğü, bireysel ve toplumsal
yaşamın olumsuz etkilendiği dönemlerde sanat üretiminin hangi yöntem ve estetikle kendi
alanını da etkileyen bu olumsuzluğun üstesinden gelebileceğini deneyimlemek.
Kuşkusuz bu yöntem ve estetikler Marcel Duchamp’dan günümüze “çoğaltmalar”, “özgün
baskılar” “edisyonlar” gibi çözüm örnekleriyle bilinmektedir. Üretildikleri dönemde sanat
üretiminin alım gücü dar olan geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak amacıyla bulunan
bu çözümler sonuçta bu söz gelimi “ucuz” yapıtların, bir dönem sonra “pahalı” sınıfına
geçmesine de engel olamamıştır.
Schumacher’in yeniden gündeme gelen savını açımlayalım: 1970’lerde iki kutuplu dünyada iki
ekonomi – Kapitalizm ve Komünizm- iki seçenek olarak düşünülüyor ve savunuluyordu.
 Bu süre içinde bir iki petrol krizi atlatıldı; ancak 40 yıl sonra 2008 - 2010 arasında Wall
Street krizi küresel bağlamda sarsıcı etki yarattı ve Neo-kapitalist Küreselciliğin
sorgulanmasına neden oldu. 2011’de Schumacher’in doğumunun 100. yılında birçok
ekonomist ve düşünür onun kitabındaki ilkeleri yeniden gündeme getirdiler. Schumacher’e
göre özetle Modernizm sürecinde sınırsız kâr ve ilerleme, insanı doğaya ve yaşadığı topluma
yabancılaştırıyor; Kapitalist sistemin altyapısını oluşturan ve diri tutan dev kuruluşlar/kurumlar
insanı ancak bu sisteme uyum sağladığında değerlendiriyor; Bu sınırsız döngünün,
kaynakların sorumsuzca israfına, çevre kirlenmesine ve insanlık dışı çalışma koşullarına neden
oluyor; Modernizm’de “üretim” her yönüyle çözülmüş bir sorun olarak kabul ediliyor;
Zengin ülkelerin yoksul ülkelere eğitim ve teknoloji transferi yapmasıyla üretim sorununun
en geniş çapta çözülmüş olduğu sayılıyor. Ve Schumacher şunu soruyor ve yanıtlıyor:
“Gerçekten ne yapabilirim?” Yanıtı şaşırtıcı olduğu kadar basittir de: Her birimiz kendi
içimize bir çekidüzen vermeye çalışabiliriz. Bu çabamızda elimizden tutup yol gösterecek
olan, değeri tamamen hizmet ettiği amaca bağlı olan bilim ve teknoloji değildir; insanlığın
geleneksel bilgeliğindedir aradığımız yol gösterici.*
 Biz 40 yıl sonra bütün bunları yaşıyoruz ve biliyoruz. Sürekli büyümeye ve büyük projelere
odaklanmış üretim sisteminin doğanın tükenmesi anlamına geldiğini artık kabul ediyoruz.
Yeni üretim yöntemleriyle, yeni bir tüketim modeliyle, sürdürülebilir bir yaşam için yeni bir
ekonomi ve yaşam biçimi kurmamız gerektiğini de biliyoruz. Sanatın da mevcut ekonomik
sistem içindeki yerini tartışıyoruz ve çoğu kez sanat üretiminin de bu her şeyi büyük, yeni
isteyen, sürekli büyüme ve değişim gerektiren ekonomik sistemde içerik ve estetik açıdan
müdahale gördüğünü, sanatçıların da ikilemli bir pozisyona girdiklerini ve sürekli mücadele
etmek zorunda olduklarını düşünüyoruz.Türkiyeli ve uluslararası sanatçıların ilişkisel estetik
bağlamında ürettikleri yapıtlara baktığımızda tam da Schumacher’in düşüncesinin önemli
bir altyapı oluşturduğunu izliyoruz. Sanatçıların düşünceleri ve sanat yapıtlarının sunduğu
göstergeler ekonomi için bir bilgi kaynağı olabilir ve sanat ile ekonomi arasında bir karşılıklılık
oluşabilir.
Bu sergide savımız sanatçıların her zaman “gerçekten ne yapabilirim?” diye sorarak üretim
yaptıkları ve bu üretim “küçük” olsa bile içerdiği düşünce, estetik ve toplumsal sorumluluk
açısından “büyük” anlamlar taşıdığıdır. Bu bağlamda, ekonominin sürekli “büyük” tasavvuru
yaratmasına karşı “Küçük Güzeldir” diyoruz.

Beral Madra

///

 Kuad Gallery has been inspired by the esteemed economist and thinker Ernst Friedrich
Schumacher and renamed its latest exhibition after his valued recollection of his essays
in 1973, ‘Small is Beautiful’, which, recently, has regained a well-deserved attention in the
context of the last decade’s economical crises.
The same name has also been preferred by several other exhibitions where art works of
small size were presented to the public. In accordance with the concept, in our latest
exhibition, various paintings, sketches, designs, photographs, video works and installations
of small-scale will be presented. And the aim of our exhibition is to experience the possible
methods and genres of aesthetics as how to overcome the negative impacts of social and
economic crises on art. However, these methods and genres have been well known to public
since the ‘replicas’, ‘readymades’ and ‘editions’ of Marcel Duchamp. Despite the fact that
those artworks had been made to enforce the attainment of low-income social groups to the
artworks, it could not have prevented those ‘pseudo-cheap’ pieces from falling into the
hands of the rich as expensive objects.
Let us herewith paraphrase Schumacher’s approach once more: In 1970s, the world was
mainly divided between the two systems of Capitalism and Communism where the social
perception and approaches were accordingly polarized. During that period, though two
oil-crises have been overcome, after 40 years when the Wall Street crisis in 2008-2010
occurred with a devastating outcome on world economy, it started new discussions and
debates on the global impacts of Neo-capitalist systems. And in 2011, upon the centenary
of Schumacher, numerous economists and analysts have started re-evaluating and
re-presuming his approaches.
As for Schumacher, the drive for unlimited profit making and progress inevitably causes
an unrestrainable alienation effect on the individual to his/her society where the giant
enterprises and organizations presume and qualify those individuals only if they act in
accordance with the system itself. Thus, this ongoing vicious circle creates a vast waste of
resources, environmental pollution and inhuman working conditions. In recent definitions of
Modernism, the term of ‘production’ is presumed as a solved process, based on the
assumption that a comprehensive solution is always possible as long as the developed
countries keep transferring the means of education and technology to the underdeveloped
countries. At this very point, Schumacher raises a question replied by an immediate answer
of his own: ‘What can I really do?’ The answer is not only simple but surprising, too: ‘Each
and every one of us should try to pull himself/herself together. What will lead us in our effort
is neither science nor technology with its sustained value and goal. The enlightenment and
rescue lie in the traditional wisdom of humanity itself.’* And after 40 years, we know that we
are still going through the same path. We also know that the present production system that
is focused on continuous growth, big-scale economies and greatness will inevitably end up
in exhaustion of natural resources. And we are well aware of the fact that we have to achieve
a new economic system with new production and consumption techniques for a sustainable
way of life. But at the same time, we keep discussing the posit ion of art within the existing
system and we believe that this system, focused on constant growth, is continuously
interfering with the artworks on its content and form which, in return, leave the artists in the
middle of a relentless struggle. As we analyze the works of the artists from Turkey and from
other countries in terms of a relational affinity of aesthetics to the aforementioned
interference, we observe that Schumacher’s approach constitutes an important background.
We cannot ignore the fact that the artists’ approaches and their works, if had been presumed
by the system itself, could have and still can easily produce a mutual support and reciprocity.
Our proposition via the present exhibition is that the artists produce their works by asking
themselves the question ‘what can I really do?’ and the meaning of these works, in terms
of aesthetics, notion and social responsibility is of great value. So, contrary to the concept
of ‘greatness’, which is constantly being imposed by the economic systems, we claim and
insist that ‘Small is Beautiful’.

Beral Madra

next event: 3. Mardin Bienali



MİTOLOJİLER // MYTHOLOGIES

Mardin, Mısır’dan Hindistan’a kadar uzanan antik uygarlıklar coğrafyasının merkezinde kurulmuş. Son zamanlarında yaşadığı siyasi ve ekonomik şiddetin yarattığı kültürel tahribata rağmen, yüzyıllardır beslenmiş olduğu sembolik dünyanın, ikonlar ve mitler evreninin, sanat ve edebiyatın izlerini koruyor. Bu izler Mardin’in etnografik ve mimari mirası kadar, Mardinlilerin gündelik hayatında, bu hayatın yaşandığı mekanlarda da sürüyor. Evlerde, dükkanlarda, atölyelerde birikmiş olan tılsımlar, muskalar, ikonlar, ziynetler, giysiler, kitaplar, resimler, fotoğraflar, kap-kacak, bardak-tabak, halı-kilim,… bir tür nadire kabineleri oluşturuyor. Her nesnenin birbiriyle gizemli ilişkiler kurduğu, dile gelmeyen mitler yazdığı özel ‘müze’ler. Bu müzelerde antikalarla sıradan eşyalar, bunların kaydettiği farklı farklı zamanlar birbirlerini anlamlandırıp duruyor. Bu tür hayal dünyalarına, bir bıçak bileycisinin tezgahında da rastlıyorsunuz, bir bakırcıda da, güvercincide de, kilisede de, meyhanede de, ve tabii evlerin derinliklerinde de. İşte 3. Mardin Bienali, büyüsü bozulmuş bu nadire kabinelerini yeniden şiirselleştirmeyi öneriyor. Sanatçıları onların hafızasını keşfetmeye, mitolojisini yazmaya çağırıyor.
3. Mardin Bienali’nin küratörleri Mardinliler, sanatçılarının çoğu da öyle. Aralarında “esnaf ve sanatkar”lar da olacak. Böylece, yabancı bir küratörün, hiç tanımadığı bir yerde, hem serginin ne olacağına, hem kimin sergiyeceğine, hem nasıl sergileyeceğine tek başına hükmettiği egemen bienal modelini sorgulayan karşı bir alternatif öneriliyor. Kültürel bir atmosferin bir sergi dekoruna indirgenmesine, yerlilerin onlara dayatılan bir sergiyle aidiyetlerinin kurulmasına, yani Mardin’in otokrat bir küratör tarafından markalandırılmasına karşı çıkılıyor. Onun yerine, bienalin bir Mardin karnavalı gibi yaşanması düşünülüyor. Bu tür bir bienal kuşkusuz, önceden kentlerindeki bir sanat olayına yabancılaştırılan yerliler kadar, bienali ziyaret edecek yabancılar için de çok daha çekici olacaktır. Daha da önemlisi, Mardin Bienali’ne çağrılacak sanatçılara bu kenti yaşayarak, onun eşsiz hayal dünyasıyla kaynaşmaları şansını tanıyacaktır.

Mardin is centrally located within a geography of antique civilizations, stretching from Egypt to India. Despite the cultural destruction it has undergone due to the political and economical violence of recent years, it still retains noteworthy traces of the symbolic world, the universe of icons and myths, the art and literature it has created, amassed and, in turn, benefitted for centuries. These traces still survive in the daily lives of Mardin’s inhabitants, in their living environment as much as in the ethnographical and architectural heritage of the city.

The talismans, amulets, icons, jewels, garments, books, pictures, photographs, pots and pans, glasses and dishes, rugs and carpets accumulated in houses, shops, workshops form what can be called ‘cabinets of curiosities’: private ‘museums’ where objects form mysterious relations with one another and write unspoken myths. In these ‘museums’, antiquities and ordinary objects, as well as various times that are inscribed in them, constantly bestow new significations upon each other. You may come across such dream worlds on the workbench of a knife-sharpener, or the counter of a coppersmith’s; at a pigeon-trainer’s stall; in a church or a bar as well as in the nooks and crannies of houses. The objective of the 3rd Mardin Biennial is to return the poetry and magic to these cabinets of curiosities that have long ago abandoned them. It calls on artists to explore their memory, to write their mythology.
The 3rd Mardin Biennial is curated by a collective, constituted mostly of locals. Likewise, many of the artists are also locals, among them also artisans and craftsman. Hence, this version of the Mardin Biennial suggests an alternative approach by questioning the prevailing biennial procedure where a single curator, who is unfamiliar with the context and setting, single-handedly decides who to exhibit, what to exhibit, and how to exhibit it. This Biennial vehemently opposes the reduction of the local cultural milieu to an exhibition décor and the identification of the locals with an exhibition forced on them, in other words, to the branding of Mardin by an autocratic curator who imposes a certain view upon the city, its memory and its history. Instead, the proposal is to conceive the Biennial as a Mardin carnival, therefore evoking such concepts as game, chance, spontaneity, serendipidy, intimacy and collectivity as means for political resistance.
Such a biennial will undoubtedly be more captivating for the locals who had previously been alienated from art events in their own city as well as for the visiting outsiders who will be exposed to exhibits that truely engage with their context. More importantly, it will give the artists that will participate in the Mardin Biennial a chance to experience this city and bond with its unique imaginative and poetic world.
SANATÇILAR // ARTISTSAhmet Elhan / Aikaterini Gegisian / Akram Zaatari / Alban Muja / Ani Setyan / Antonio Cosentino / Aysel Alver / Babak Kazami / Barcelona Loop Festival / Braco Dimitriyevich / Canan Budak / Claire Hooper / David Blandy / Deniz Aktaş / Dilan Bozyel / Dilara Akay / Eda Gecikmez / Elena Bajo / Elio Montanari / Evrim Kavcar / Fani Zguro / Fırat Engin / Gabi / Hakan Kırdar / Işıl Eğrikavuk / İbrahim Ayhan / İman İssa / İratxe Jaio and Klaas / İsabel Rocamora / Juan Del Gado /Khaled Hafez / Krassimir Terziev / Lena Von Lapschina / Mehtap Baydu / Melih Apa / Metin Ezilmez / Miguel Garcia / Mike Berg / Murat Akagündüz / Murat Germen / Mürüvvet Türkyılmaz / Nadi Güler / Necla Rüzgar / Nezir Akkul / Nooshin Farhid / Olivier Kosta-Théfaine / Oriol Vilanova / Özlem Günyol-Mustafa Kunt/ Pedro Torres / Romain Kronenberg-Benjamin Graindorge / Sait Tunç / Stuart Brisley / Şefik Özcan / Thierry Payet / Ursula Mayer / Veysi Boran / Yavuz Tanyeli/ Yaygara
http://www.mardinbienali.org/

past event: HOMO HOMINI LUPUS* YA DA YARINI UNUTMAK



HOMO HOMINI LUPUS* YA DA YARINI UNUTMAK


İçinde bulunduğumuz dünya, korkakların birer lider, otokrat ve diktatör haline dönüşebildiği bir dünya. Korkak bir diktatörse, “nefretle” intikam almakta ve amacı şiddeti genelleştirmek. Çünkü şiddet olgusu genelleştikçe halklar sinmeye başlarlar ve zayıflarlar. Bu zayıflığın aksi kutbunda zayıflayan her bir birey, otoritenin gücüne güç katar. Cesur ve kahraman olan halksa, bu niteliklerini bir temsili kişiye aktarır ve korkak/aptal hale gelir. Demokrasi, aklın önüne geçmeye başlar. Yaşamında kendi varlığı ve amacıyla ilgili hiçbir karar almamış insanlar, sizin için ve size rağmen karar almaya başlarlar. Hayatları boyunca ne yapacakları doktrinlerle ve kutsal kitaplarla söylenmiş insanlar, otorite karşısında ne yapacağını bilemez. Kendi bilinçlenme olasılığını düşünemeyecek kadar silik bir yurttaş haline gelmiştir ya da getirilmiştir.
Tüm bu sorular ışığında sorgulayan “Homo Homini Lupus ya da Yarını Unutmak” sergisi şiddetin/otoritenin meşrulaştırılmasının nasıl işlediğini/yöntemlerini/sonuçlarını görünür kılınmasına ve buna dair farkındalık yaratılmasına katkıda bulunmayı amaçlıyor. Fırat Arapoğlu küratörlüğünde Antonio Cosentino, Deniz Aktaş, Eda Gecikmez, Ferhat K. Satıcı, Işıl Eğrikavuk, İnsel İnal, Murat Tosyalı, Olcay Kuş ve Pınar Öğrenci’nin çalışmalarının yer alacağı sergi 26 Nisan – 25 Mayıs tarihleri arasında m1886 Art Projects’de görülebilir.

ANTONIO COSENTINO
DENİZ AKTAŞ
EDA GECİKMEZ
YENİ ANIT
IŞIL EĞRİKAVUK
İNSEL İNAL
MURAT TOSYALI
OLCAY KUŞ
PINAR ÖĞRENCİ

KÜRATÖR: FIRAT ARAPOĞLU

past event: 1984









kalkarken gelen cevap / an answer arrives on living

120 x 90 cm
tuval üzerine yağlıboya / oil on canvas
2013, istanbul




kendi kaidesinde / an a firm pedestal 

120 x 90 cm
tuval üzerine yağlıboya / oil on canvas
2013, istanbul

Kamuoyuna duyurumdur:

19.02.2014

Yaklaşık 3 yıldır, Ubik, Gerçeklik Terörü, Ben Ölümü Eskittim Geliyorum sergilerinde, çeşitli etkinliklerde ve Siber Gnosis adlı derginin hazırlanmasında birlikte çalıştığım Periferi Kolektif grubundan ayrılmış bulunmaktayım. Bu tarihten itibaren grup adına yapılan hiçbir aktiviteden sorumluluğum bulunmamaktadır.

İlgilenenlere duyurulur.

Eda Gecikmez